TheCyprusTime

Sağlıklı Yaşlanmada Doğru Bilinen Yanlışlar- Röportajın 2. Bölümü

2026-03-27 - 10:02

Özyiğit’e göre bu sürecin ilk adımı, vücudu doğru testlerle tanımak ve herkese aynı yaklaşımı uygulamak yerine kişiye özel, sürdürülebilir bir yol haritası oluşturmaktan geçiyor. 1- Sağlıklı yaşlanmak isteyen bir birey bu işe nereden başlamalı? Her şeyden önce mevcut sağlık durumumuzu objektif olarak anlamakla başlamalıyız. Çünkü ölçmediğimiz bir şeyi yönetmemiz mümkün değildir. Birçok insan kendini iyi hissettiği için sağlıklı olduğunu düşünür, ancak metabolik bozulmalar, insülin direnci, damar sertliği, hormon dengesizlikleri veya kronik inflamasyon gibi birçok süreç yıllarca belirti vermeden ilerleyebilir. Bu nedenle ilk adım, vücudun mevcut durumunu gösteren bazı temel testleri yapmaktır. Burada özellikle bakılması gereken alanlar; kan şekeri ve insülin düzeyleri, HbA1c, lipid profili, karaciğer fonksiyonları, böbrek fonksiyonları, inflamasyon belirteçleri (örneğin hs-CRP), tiroid fonksiyonları, D vitamini, B12, folat, demir parametreleri, homosistein, hormon profili ve hormon metabolizması parametreleri, vücut kompozisyonu (kas kütlesi – yağ oranı), kan basıncı ve mümkünse kardiyovasküler risk değerlendirmesi ve VO2 max gibi ölçümlerdir. Özellikle VO2 max, şu an kişinin ne kadar uzun yaşayacağını en güzel tahmin eden en önemli ölçümlerden biridir. Bu testler bize bir yol haritası verir. Çünkü herkes için yapılacaklar listesi aynı değildir. Bir kişide en önemli sorun insülin direnci olabilirken, başka bir kişide kas kütlesi düşüklüğü, bir başkasında kronik stres ve uyku bozukluğu, bir diğerinde ise hormonal dengesizlikler ön planda olabilir. Hormon metabolizması ve metabolik sağlığa bakan testler, bizlere hangi bireyde hangi takviyelerin kullanılması gerektiğini, vücutta neyin eksik neyin fazla olduğunu, bunları nasıl düzeltmemiz gerektiğini gösterir. Longevity yaklaşımında amaç herkese aynı şeyi vermek değil, kişiye özel riskleri ve zayıf halkaları tespit edip önce onları düzeltmektir. Burada yapılan en büyük hatalardan biri, her şeyi aynı anda değiştirmeye çalışmaktır. İnsanlar bir anda beslenmesini değiştirir, her gün spor yapmaya başlar, 10 tane takviye alır, uykusunu düzeltmeye çalışır ve bunu sürdüremez. Oysa sağlıklı yaşlanma bir maraton gibidir, kısa süreli bir motivasyon projesi değildir. Bu nedenle en doğru yaklaşım, kişinin ihtiyaçlarına bakarak en büyük etkiyi yaratacak alanı belirlemek ve küçük ama sürdürülebilir değişikliklerle ilerlemektir. Zaman içinde bu küçük değişiklikler; kan değerlerinde düzelme, enerji seviyesinde artış, daha iyi uyku, daha iyi vücut kompozisyonu ve daha düşük kardiyovasküler risk olarak geri döner. İşte sağlıklı yaşlanma aslında böyle yönetilen bir süreçtir: Önce ölç, sonra anla, sonra planla ve küçük adımlarla ama sürekli ilerle. 2-Anti-aging konusunda en çok yapılan yanlışlar neler? Anti-aging konusunda en çok yapılan yanlışlardan biri, trend’lere kapılıp sosyal medyada mucize olarak gösterilen uygulamaların veya takviyelerin yaşam kalitesini tek başına ciddi şekilde artırmasını beklemektir. Bugün sosyal medyada her birkaç ayda bir yeni bir “mucize” ortaya çıkıyor: bir takviye, bir serum, bir cihaz, bir diyet modeli... İnsanlar da doğal olarak en hızlı ve en kolay çözümü aradıkları için bunlara inanmak işlerine geliyor. Ancak yaşlanma biyolojik olarak çok karmaşık bir süreçtir ve tek bir molekül, tek bir vitamin veya tek bir uygulama ile anlamlı şekilde yavaşlatılması mümkün değildir. Bir diğer önemli yanlış, test yaptırmadan takviye ve hormon kullanmaktır. Longevity yaklaşımı kişiselleştirilmiş olmalıdır. Herkesin ihtiyacı olan takviyeler, hormon düzeyleri, metabolik riskleri ve zayıf halkaları farklıdır. Ölçmeden, sadece “iyi gelir” düşüncesiyle kullanılan birçok takviye ya gereksiz olur ya da bazen istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Tıpta temel bir prensip vardır: Önce ölç, sonra yerine koy, sonra tekrar ölç. Bir başka yanlış da sadece takviyelere odaklanıp yaşam tarzını değiştirmemektir. Beslenme kötü, uyku düzensiz, stres yüksek, kişi hareketsiz ama 10 farklı takviye kullanımı var. Bu çok sık gördüğüm bir durumdur. Takviyelerin bazılarının bilimsel geçerliliği olmakla birlikte, bazıları sadece bir pazarlama kampanyasından ibarettir. Takviye endüstrisi ilaç endüstrisi kadar denetleme mekanizması olan bir endüstri değildir. Bu yüzden eczanelerden veya internet üzerinden alınan her takviyenin kalitesi ve içeriği birbiri ile aynı değildir, hatta, o üzerinde yazan içeriğin yüzde 1'ine bile sahip olmayabilir. Olumlu etkisi olabilir diye bulduğumuz her takviyeyi kullanmak sağlık açısından sakıncalı olabilir. Hatta, bazı takviyeler birbirlerinin etkilerini köreltebilir veya kullanılan başka ilaçlarla etkileşime girebilir. Bilinçsiz bir şekilde takviye kullanımı yarardan çok zarara sebep olabilir. Bir diğer önemli yanlış ise herkes için tek bir doğru olduğuna inanmaktır. Oysa bazı insanlar için en önemli konu insülin direnci iken, başka biri için hormon dengesi, bir diğeri için kronik stres ve uyku bozukluğu olabilir. Longevity bir paket program değildir; kişiye özel bir yol haritası gerektirir. Son olarak başka bir yanlış, anti-aging’i sadece estetik uygulamalar olarak görmektir. Daha genç görünmek ile daha yavaş yaşlanmak aynı şey değildir. Longevity yaklaşımında asıl hedef; kalp hastalığı, diyabet, demans, osteoporoz gibi yaşa bağlı hastalıkların ortaya çıkışını geciktirmek, kas kütlesini korumak, zihinsel fonksiyonları korumak ve insanın uzun yıllar bağımsız ve aktif yaşayabilmesini sağlamaktır. Yani mesele sadece yüzün genç görünmesi değil, damarların, beynin, kasların ve metabolizmanın da genç kalabilmesidir. 3- 20’li, 30’lu, 40’lı, 50'li ve daha ileri yaşlar için ayrı ayrı önerileriniz nelerdir? 20’li yaşlar aslında temel atma dönemidir. Bu yaşlarda yapılan en büyük hata, “nasıl olsa gencim” düşüncesiyle uyku, beslenme ve alkol gibi konuların ciddiye alınmamasıdır. Oysa kemik kütlesinin en yüksek olduğu dönem, kas kütlesinin en kolay kazanıldığı dönem ve metabolik esnekliğin en iyi olduğu dönem bu yaşlardır. 20’li yaşlarda en önemli yatırım; düzenli egzersiz alışkanlığı kazanmak, kas kütlesi oluşturmak, iyi uyku alışkanlığı geliştirmek, sigara içmemek, ultra işlenmiş gıdaları hayatın temeli haline getirmemektir. Çünkü bu yaşlarda yapılan yatırımlar 50’li ve 60’lı yaşlarda geri döner. 30’lu yaşlar genellikle metabolik değişimlerin yavaş yavaş başladığı dönemdir. Birçok insan bu yaşlarda aynı yediği halde kilo almaya başladığını fark eder. Bu dönemde özellikle insülin direnci, tiroid fonksiyonları, stres ve kortizol düzeyi dengesizlikleri boy gösterebilir. Kişi halan genç olduğu için ufak değişimleri görmezden gelir veya umursamaz. Ama bu küçük değişimler ileride yaşam kalitesini düşüren unsurlara dönüşebilir. Bu yaşlarda kas kütlesinin korunması ve metabolik sağlık ileriye yapılan en büyük yatırımdır. 40’lı yaşlar birçok kişi için biyolojik yaşlanmanın hızlanmaya başladığı dönemdir. Kas kütlesi azalmaya başlar, yağ oranı artar, kolesterol ve kan şekeri değerleri yükselmeye başlayabilir, kadınlarda perimenopoz dönemi yaklaşır, erkeklerde testosteron düşüşü belirginleşebilir. Bu yaşlarda en önemli konu kas kaybını önlemek, kiloyu kontrol altında tutmak, kardiyovasküler risk faktörlerini yakından takip etmek ve hormon dengesini değerlendirmektir. Kardiyometabolik sağlığın ön planda tutulduğu bir dönem olarak düşünebiliriz 40’lı yaşları. Bu yaşlarda düzenli check-up artık bir lüks değil, gerekliliktir. VO2 max ve hormon profillendirilmesi kişinin yapması gereken en önemli ölçümler arasındadır. 50’li yaşlar ve sonrası artık gerçekten “longevity tıbbının” en çok devreye girdiği dönemdir. Bu yaşlarda alt yapıyı güçlü tutmaya devam etmek ve kişiselleştirilmiş takviyelerden yararlanmak önemlidir. Amaç, daha ileri yaşlara doğru ilerlerken bağımsız yaşayabilen, fiziksel ve zihinsel olarak aktif bireyler olarak yaşamı sürdürebilmektir. Özetle her yaşın anti-aging stratejisi farklıdır ama temel prensip aynıdır: Kas kütlesini koru, metabolik sağlığını koru, iyi uyu, hareket et, sosyal kal ve düzenli olarak sağlık parametrelerini ölçerek iyileştirmeler yap. Bunları yapan bir kişinin biyolojik yaşlanma hızı, yapmayan birine göre belirgin şekilde farklı olacaktır. 4- "Keşke herkes bunu bilse” dediğiniz bir şey var mı? İnsanlar yaşlanmanın bir anda olmadığını ve aslında 30’lu, hatta bazı durumlarda 20’li yaşlardan itibaren yavaş yavaş birikerek ilerleyen bir süreç olduğunu bilseydi, birçok şeyi çok daha erken değiştirebilirdi. Birçok kişi kalp hastalığının, diyabetin, demansın veya kemik erimesinin 60–70 yaş hastalığı olduğunu düşünür. Oysa bu hastalıkların temeli genellikle 20–30 yıl önce atılır. Damar sertliği bir anda oluşmaz, insülin direnci bir anda oluşmaz, kas kaybı bir anda oluşmaz. Bunlar yıllar içinde yavaş yavaş ilerleyen süreçlerdir. Bu yüzden longevity bakış açısında hedef, hastalık çıktıktan sonra müdahale etmek değil, o hastalığa giden yolu mümkün olduğunca erken dönemde yavaşlatmaktır. Keşke herkes şunu bilse: Sağlık aslında her gün yaptığımız küçük şeylerin toplamıdır. Her gün nasıl uyuduğumuz, nasıl beslendiğimiz, ne kadar hareket ettiğimiz, stresle nasıl başa çıktığımız, sigara içip içmediğimiz, alkol tüketimimiz, kas kütlemiz, bel çevremiz... Bunların hepsi yıllar içinde birikir ve 20–30 yıl sonra karşımıza ya sağlıklı bir vücut ya da kronik hastalıklar olarak çıkar. Bir de keşke insanlar şunu bilse: Kas kütlesi sadece sporcular için değildir. Kas kütlesi bir estetik meselesi değil, bir sağlık meselesidir. Kas dokusu; kan şekerini düzenler, metabolizmayı hızlandırır, düşmeleri önler, kemikleri korur, hatta yaşlılıkta hastanede yatış süresini ve ameliyat sonrası iyileşmeyi etkiler. Birçok insan kilo vermeye odaklanır ama aslında odaklanmamız gereken şey kilo vermekle birlikte kası korumaktır. Egzersiz, kendinize yapabileceğiniz en önemli longevity yatırımıdır. 5-Genç kalmanın altın kuralı nedir? Yaşlanma ile birlikte en erken ve en hızlı değişen dokulardan biri kas dokusudur. İnsanlar genellikle yaşlandıkları için güçsüzleştiklerini düşünür, ama aslında güçsüzleştikleri için yaşlanırlar. Kas kaybı; denge kaybına, düşmelere, kemik kırıklarına, insülin direncine, yağlanmaya ve genel olarak metabolizmanın yavaşlamasına neden olur. Bu süreç “sarkopeni” olarak adlandırılır ve aslında yaşlanmanın en önemli biyolojik göstergelerinden biridir. Direnç egzersizi yaptığımızda sadece kaslarımız büyümez. Aynı zamanda büyüme hormonu ve testosteron gibi hormonlar artar, kemik yoğunluğu korunur, mitokondri sayısı artar, insülin duyarlılığı artar ve kronik inflamasyon azalır. Yani ağırlık kaldırmak sadece kas yapmak değildir; hormonları, metabolizmayı, kemikleri ve hatta beyin sağlığını etkileyen çok güçlü bir uyarıdır. Eğer tek bir anti-aging ilacı olsaydı, bu büyük ihtimalle egzersiz olurdu. Özellikle de direnç egzersizi. Çünkü kas kütlesini koruyabilen insanlar, ileri yaşlarda daha bağımsız, daha hareketli, daha metabolik olarak sağlıklı ve daha düşük hastalık riski ile yaşarlar. Bu yüzden anti-aging denildiğinde akla ilk gelmesi gereken şey kremler veya takviyeler değil, kas kütlesini korumaktır. 6- Kıbrıs'ta bu alanda sizi kısıtlayan en büyük şey nedir? Kıbrıs’ta bu alanda çalışırken karşılaştığım en büyük zorluklardan biri, longevity tıbbında sık kullandığımız bazı ileri test ve ölçümlerin burada rutin olarak yapılamıyor olması. Amerika’da veya bazı Avrupa ülkelerinde çok daha kolay erişilebilen detaylı metabolik testler, ileri hormon analizleri, bazı genetik ve fonksiyonel testler ne yazık ki ülkemizde mevcut değil. Bu nedenle testleri Amerika'daki anlaşmalı laboratuvarlara göndermek durumundayım. Benzer şekilde, longevity ve rejeneratif tıp alanında kullanılan bazı takviyeler, ilaçlar veya belirli tedavi protokollerine ulaşmak da her zaman kolay olmayabiliyor. Bu yüzden bazı ürünleri ve materyalleri yurt dışından temin etmek gerekebiliyor ve bazen de tedarik etmeniz mümkün olmuyor. Bu da süreci hem zaman hem de organizasyon açısından biraz daha zorlaştırabiliyor. Tabii ki Kıbrıs küçük bir ülke ve her alanda olduğu gibi tıpta da bazı şeyler büyük ülkelere göre çok daha sınırlı olabiliyor. Medikal anlamda da çok ileri görüşlü bir yapımız olmadığını söyleyebilirim. Ancak buna rağmen biz elimizdeki imkanları en iyi şekilde kullanarak ve yurt dışı ile iş birlikleri yaparak hastalarımıza bu alandaki güncel yaklaşımları sunmaya çalışıyoruz. Aslında bu durum biraz daha fazla emek, daha fazla organizasyon ve uluslararası bağlantı gerektiriyor ama sonuçta amacımız hastalarımıza en güncel ve en doğru yaklaşımları sunabilmek.

Share this post: